AnaSayfa arrow Mesajlarınız

Advertisement
Ziyaretçi Defterini Görüntüle

Ziyaretçi Defterimizdeki Girdiler

Girdilerde Ara - Ziyaretçi Defterine Yaz

Göster # 

Behzat GÖRGÜLÜ
25-08-2010

ÜŞÜDÜM

Ben ben olalı böyle günler yaşamamıştım.

Ülke var birde sen varsın diye düşündüğüm gecelerim oldu.

Oysa bende,ülkemin geleceği olan çocuklarımız  ağırlıktaydı kör karanlık gecelerde…

Herkes gibi benimde hayallerim vardı ülkemin aydınlık geleceği için..

Bir ucube sis içinde yolumu ararken bana necilik hiç aklıma gelmedi.

 Televizyon’da bir haber geçiyor, o an toplumsal psikolojimizin iflası yakındır diye düşündüm. Düşüncemde haksız mıyım siz karar verin.

“Ne Mutlu Türküm” sözüne takılmıştı Avrupa Birliği bay Komiseri…

Üşüdüm..

Yakın tarihimizi bilmesem..Türk milletinin yüksek karakterini bilmesem,Mustafa Kemali bilmesem belki de üşümezdim.

Bay komiser evet ben Türk’üm doğruyum çalışkanım..

Oysa ırkçılık hareketlerinin beşiği olmuş Avrupa’nın ne kadar doğru olduğu tartışılır..

Adolf Hitler,Mussonili Türk’tü de biz mi bilmiyorduk..

“Ne mutlu Türk’üm diyene” ırkçılık çağrıştırıyormuş..

Vay be!....Vay be!..

Anlatamadık biz bu Avrupa’ya nasıl ki etnisitesi farklı olan bir Fransız yurttaşı  Fransız olmaktan mutlu oluyorsa, Amerika’da yaşayan Güney Afrika kökenli bir siyahinin Amerikalı olmaktan mutlu oluyorsa, bin yıldan beri beraber yaşayan  birbirine karışmış emperyalizme karşı savaşın sonucunda Türkiye Cumhuriyetini kurmuş bu toprakların insanlarının çatı kimliği olan Türk kimliği ile mutlu olmanın dillendirildiği ve Atatürk’ün emaneti olan bu birkaç kelimeden oluşan bu söylemin neresi ırkçılık çağrıştırıyor anlamış değilim…

Buna öküz altında buzağı aramak denmezde ne denir siz karar verin.

İçimizde can bulmuş bu toprakların ekmeği ile büyümüş Türkiye Cumhuriyetinin okullarında okumuş bulunduğu konumu Cumhuriyetimizin olanaklarına borçlu,

Başbakan,

Cumhurbaşkanı,

Bakan,

Vali,

Milletvekili,

Genelkurmay başkanı,

…………

…………

Olmuş...Ve bu makamlara gelirken.

Sen Kürt’sün,

Sen Çerkez’sin,

Sen Gürcü’sün,

…………

…………

Diye kimse sormamış iken 85 yıldır “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözünden bölücü ve ayrılıkçı güçlerin haricinde necip Türk milletinin bir ferdi bile rahatsızlık duymazken nerden çıktı bu diyenlerin artık emperyalizmi öğrenip ve içimizdeki işbirlikçilerini bellemesi gerekir diye düşünüyorum..

Emperyal bir sarmanın çullandığı bu günlerde Sevr’in hortlatılması gibi bir şey..,. yeniden 1918’ leri yaşamak gibi bir şey….  Evet tarih tekerrür ediyor gibi..O zamanlar İngiliz güdümlü Damat Ferit hükümeti vardı…Ya şimdi…

Damat Ferit’in en büyük destekçileri Ali Kemal gibi gazeteciler ve dinci güruhlardı..

Hepsi tarihin çöplüğüne atıldılar..

Cumhuriyet kendi düşmanlarını yetiştirdi yıllar içinde..Atatürk devrimlerini hazmedemeyen gerici yobaz zihniyet atalarının ayak izlerini takip ediyor ve yine çıkarları uğruna gömlek değiştirerek işbirlikçi oluyor..Hınçları hiç bitmiyor…

Almanya’da ve bir çok Avrupa ülkelerinde Türk kökenli işçilere karşı ırkçı hareketler ve ırkçı söylemler kapalı kapılar ardında desteklenmediğini kim söyleyebilir..

Şimdi bu Avrupa bize ırkçılık ile ilgili ders vermeye kalkıyor..

Vay be!....Vay be!....

Büyük Türk Milleti tarihinden aldığı güçle ve onca tecrübesiyle Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda bu haince tuzağa hizmet eden işbirlikçileri belleyip kendisine yakışan  tarihi tokadını atacaktır…

Gün tek yumruk olma günüdür…

Gün bir ve beraber olma günüdür..

Ne Mutlu Türk’üm Diyene…

Behzat GÖRGÜLÜ

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Mehmet Pastutmaz
12-08-2010

Neden Hayır!

 Önümüzde bir sürü mesele varken aylardır kamuoyunu meşgul eden anayasa değişikliğini  farklı yerlerden araştırdım ve neden hayır diyeceğimi açıklamaya çalışacağım:Öncelikle Anayasa değişiklikleri ile güya hangi düzenlemeler yapılmış onlara bir bakalım,

10 maddedeki değişiklik ile “Kanun önünde eşitlik sağlandı” Zaten 10.maddenin ” Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” hükmü gereği kanun önünde eşitlik var idi. Bu konuda yeni bir ilerleme kaydedilmiş değildir .İddia gerçek dışıdır. 

20.maddedeki değişiklik ile ”özel Hayatın Gizliliği sağlandı” 20.maddenin ”Herkes  , özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” hükmü ile bu husus düzenlenmiştir. İddia gerçek dışıdır. Amma hükümet kendi dinlemelerini kaldırmak istiyorsa o başka! Yasaya önce yapanlar uymalıdır.

23.maddedeki değişikli ile ”Seyahat hürriyeti sağlandı” Anayasanın 23.maddesinde var olan seyahat hürriyetini kısıtlama hakkı idareden alınıp hakim kararına verilmiştir. Bundan da amaç vergi ve ssk borcu olanların yurtdışına çıkışının rahatlatılmasıdır. Bu düzenlemeden yararlanacak kişiler vergi borcu olanlardır. İddia gerçek dışıdır.

41.maddedeki değişiklik ile “Ailenin korunması sağlandı” Anayasa 41.maddedeki ”Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.”hükmüne iddiada belirtilen hiç bir yeni husus eklenmemiştir. İddia gerçek dışıdır.53.maddedeki değişiklik ile “Memurların sendika kurma hakkı tanındı” Anayasanın mevcut 53.Maddesi “Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir. Memur sendikaları zaten ortalıkta boy gösteriyor.Kaldı ki grev hakkının verilmediği bir sendikanın varlığının da hiç bir anlamının bulunmadığını aklı olan herkes bilir.74.maddedeki değişiklik ile “Kamu denetçiliği kurumunun kuruldu” TBMM ye bağlı bir Kamu Denetçiliği kurumu bir yeniliktir. Ancak TBMM ‘ nin seçtiği hükümetin icraatlarını denetleyecek TBMM ye bağlı bu kuruluşun neyi nasıl denetleyebileceği, hükümet aleyhine bir işlem yapıp yapmayacağı akıl ve izan sahiplerinin anlayışına sunulur.125.maddedeki değişiklik ile “YAŞ kararlarına mahkeme yolu açıldı” Senede 5 veya 10 (bu yıl hiç olmadı)TSK mensubunun TSK ile ilişkisinin kesilmesine ilişkin kararlara yargı yolunun açılıp açılmadığının demokrasiye olan katkısını da akıl sahiplerinin değerlendirmesine bırakıyorum.146.maddedeki değişiklik ile Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde adil ve demokratik düzenleme yapıldı” Yapılan düzenleme gerçekleşir ise; Anayasa Mahkemesi Üyelerini Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanını TBMM seçer,Anayasa Mahkemesi üyeleri de ,TBMM nin çıkardığı kanunların anayasa uygunluğunu denetler ve bakanlar kurulu üyelerini Yüce Divan sıfatıyla yargılar.Yani yapılan düzenleme ile yargılanacak kişiler kendilerini yargılayacak hakimi seçerler ve bunun adına demokratik ve adil düzenleme derler. Bu nasıl bir mantık?Bir gün herkes kendisinin davasına bakacak hakimi tayin etme hakkına sahip olur ise Anayasa Mahkemesi üyelerini de Cumhurbaşkanı’nın  seçmesi kabul edilebilir.148.maddedeki değişiklik ile  Anayasa Mahkemesine vatandaşın başvurma hakkı tanındı” Bu güne kadar Anayasa Mahkemesine müracaat etme hakkı bulunan kurumların müracaatlarından rahatsız olanların bu düzenleme ile Anayasa Mahkemesini çalışamaz hale getirme amacında olduklarını anlamak için zeki olmaya gerek yok.159.maddedeki değişiklik ile “HSYK nın üyelerinin seçiminin daha adil bir biçimde yapılması sağlandı.Atamaları sırasında her türlü ahlaki, hukuki, psikolojik değerlendirmeler yapıldıktan sonra göreve başlayan hakimlerin tayin ve terfileri bağımsız bir kurul tarafından yapılmalıdır. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde durum böyle iken bu düzenleme ile bu yetki TBMM nin kontrolüne verilmektedir.İnsanlar, haklarını sadece diğer insanlara karşı değil bazen de devlete karşı korumak zorunda kalmakta ve bunun içinde Mahkemelere müracaat etmektedir. Hükümetin kontrolündeki bir hakimden vatandaş lehine, devlet aleyhine bir karar alabilmek neredeyse imkansız olacaktır. Yani bu düzenleme gerçekleşir ise artık vatandaşın devlete, belediyeye, polise, iktidar partisinin üye ve yöneticilerine karşı dava kazanma ve hakkını araması tarihe karışacaktır.Yani bu düzenleme gerçekleşir ise iktidar kanunları çıkaracak, kanunları uygulayacak, kanunların adil bir biçimde uygulanıp uygulanmadığına ilişkin davaların da hakimi olacaktır. Hani “evimi yıkan kadı, kime şikayet edeyim” deyimi artık tümüyle gerçek olacaktır. Geçici 15.madde kaldırılarak”12 Eylül’ün yargılanması sağlandı”Türk  Milletinin   gözünün içine bakarak söylenilen en büyük yalanda  bu.TCK.MADDE 7. - (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanunî neticeleri kendiliğinden kalkar.(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.Şimdi soruyorum: Bu değişiklikten sonra 12 eylül darbecilerini Türk Ceza Kanununa göre yargılayacağınıza ve bu kanun da suçun işlendiği zamanın kanununa göre suç sayılmayan fiillerinden dolayı ceza verilemeyeceğini söylediğine göre, nasıl yargılama yapacak ,nasıl ceza vereceksiniz? Bu nasıl bir yalandır !CMUK.Madde 66 – (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası;a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi beş yıl,c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda on beş yıl,e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer.12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 30 yıl geçmiş. Mevcut iktidarın kabul ettiği Ceza Muhakemeleri kanununa göre de açılmış kamu davası bu süreden sonra düşeceğine, yenisi de açılamayacağına göre 12 Eylül darbecilerini nasıl yargılayacaksınız? Yargılanmalarının önünü nasıl açmış olacaksınız. Bu iddiayı biraz hukuk bilgisi olan bir kişinin yüzünün kızarmadan dile getirmesi mümkün değildir.Darbecileri yargılamak istiyorsanız, feryat figan ile mağdurları oynamanıza neden olan 27 Nisan 2007 E muhtırasının failine dava açın.Sözde balyoz, kafes vs. darbe planlarının yapıldığı tarihteki   Genel Kurmay Başkanları hakkında dava açın.Yukarıda kısaca açıkladığımız nedenlerle,-Bu değişiklikler hiç bir demokratik yenilik getirmediği için,-Değişiklikler ile ilgili tasarı sahiplerinin iddialarının tümünün gerçek dışı olduğunu anlayacak kadar akıl sahibi olduğum için,-Tasarı sahiplerinin samimiyet derecelerini bilecek kadar tecrübe sahibi olduğum için, -İhaleye  fesat  karıştırmamış, zimmet-kalpazanlık-çete kurma suçları işlememiş, görevi kötüye kullanmamış, vatan ve millet haini olmamış, kul hakkı yememiş, beytülmala el uzatmamış birisi olarak  bu oylamaya  HAYIR  diyeceğim.

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Huseyni
30-07-2010

Yanlış anlaşılma

Av.Kemal Bey in Kulu İzlenimleri adlı yazısına istinaten bir taştışma yaşandı.Yazdıklarım tamamen benim şahsi görüşlerimden ibaret olup hiç bir kurum,kuruluş ya da şahsı bağlamaz.

Lütfen kimse maksadını aşan sataşmalara yeltenmesin.

Ayrıca bende kendimi  bu tartşma sürecinde suçlu kabul ediyorum.Daha anlaşılır ve tarafsız yorum yapabilirdim.

Kimse yanlış anlamasın yazdıklarımın noktasına kadar arkasındayım ama bütün bunlar sadece beni bağlar.

 

Behzat GÖRGÜLÜ
11-07-2010

Referandumda evet demek ülkemizin bölünmesine onay vermektir diye düşünüyorum.
Referandumda evet çıkarsa Türkiye bölünür!
Anayasa Mahkemesi üyeleri, topu kendi kale sahasından uzaklaştırmak için hiçbir anlamı olmayan bir karar verdi. Bu karar hukuki değil siyasidir.
Böylelikle Anayasa Mahkemesi üyeleri, iktidara, yandaş medyaya ve yandaş hukukçulara boyun eğmiş oldu..
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin mevcudiyetinin hiçbir önemi kalmadı.
* * *
Bir defa, Anayasa değişiklikleri, uzlaşma olmadan ve AKP grubu tarafından TBMM gündemine getirilmiş, oylamalara bizzat Başbakan tarafından müdahale edilmiş ve gizlilik kuralı çiğnenmiştir. Bu sebeplerle değişikliklerin tamamı, şekil yönünden iptal edilmeliydi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “12 Eylül değişikliklerinin bir uzantısı olarak gördüğümüz bu anayasa değişikliklerine hayır diyeceğiz” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Türk milletini aydınlatmak için topyekûn bir seferberlik ve “AKP’nin gizli emellerine hayır” kampanyası başlatacaklarını ifade ederek “Siyasi darbe teşebbüsü milli irade duvarına çarpacaktır” diye tepki gösterdi.
* * *

Bana göre AKP’nin emelleri, gizli değildir!
İktidar sözcüleri, Anayasa değişiklikleri ile ilgili referandumun 10 genel seçime bedel olduğunu söylemişlerdi. Çünkü, Türkiye’nin rejimini değiştirmeye soyunmuşlardır. Aslında rejim değişikliği fiilen gerçekleşmiştir ama bütün yaptıkları Anayasa’yı ihlal suçudur. İktidarın başındaki kişi, Anayasa’nın değiştirilemeyecek maddelerinde belirtilen Türk kimliğini tanımadığını, yerine Türkiye kimliği yerleştirmek istediğini yüzlerce defa tekrarlamış, ama Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, kapatma davasında bu konu üzerinde hiç durmamıştır.
Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi verilen TSK’nın son dönemdeki komutanları ise, uygulamadıkları İnternet muhtıraları ile AKP’nin gücüne güç katmıştır. Aynı komutanlar, terörle mücadele ederken kafileler halinde, sanal suçlamalarla gözaltına alınan mensuplarının hukukunu da korumamıştır. Sesi gür çıkan ana muhalefet lideri ise bir sanal oyunla saf dışı edilmiştir. Durum böyle olunca, AKP meydanı boş bulmuş ve Anayasal olarak rejim değişikliğine gidebilmek için referandumu beklemeye başlamıştır.
* * *

Anayasal suç olmasına rağmen, artık televizyonlarda Türkiye’nin bölünmesi tartışılabilmekte, cumhuriyet savcıları bu tabloyu seyretmektedir.
Üniversiteler, YÖK marifetiyle susturulmuş, zaten işgal altında olan medya ikinci bir işgale uğramış ve yandaşlaştırılmıştır. Banu Avar, Hulki Cevizoğlu, Nihat Genç tarzı programcılar büyük ölçüde susturulmuş, milli ses çıkaran kanallar etkisizleştirilmiştir.
Biliniz ki referandum, Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkarılması için son adımdır.
Referandumda evet çıkarsa, Türkiye’nin bölünmesi için artık terör silahını kullanmalarına gerek kalmayacak, Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar savunduğu eyalet sistemine geçiş gündeme getirilecektir. Zaten bu iş için görevlendirilmiş kişiler, medyada tartışma başlatarak halkı şimdiden bölünme fikrine hazırlamaktadır.
Dolayısıyla meselenin bu yönü halka iyi anlatılmalıdır. AKP, Türkiye’yi bir Türk devleti olmaktan çıkarmıştır ve referandumdan sonra bunun yasal alt yapısını tamamlamayı planlamaktadır.
Atatürk’ün gençliğe hitabesini bir ömür boyu okuyup da anlamayan varsa, ilkokul karnelerinin arkasına bakıp bir daha, bir daha okusun. Orada işaret edilen tablo bugün yaşanmaktadır.
Millet, 12 Eylül’de ya var olmaya davam edecek, ya da kendi oylarıyla yok edilmesini onaylayacaktır.
Eğer Büyük Ortadoğu Projesi ile sınırlarımızı değiştiren haritaya evet diyorsanız..Referandumda evet oyunu kullanın..Behzat GÖRGÜLÜ

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Behzat GÖRGÜLÜ
10-05-2010

CHP İçindeki Gizli Düşman
Hiç düşündünüz mü: Kamuoyunun büyük bir bölümü, 8 yıldır iktidarda olan partiyi muhalefette sanıyor! CHP’yi ise, yıllardır iktidardaymış gibi, tüm sorunların müsebbibi olarak görüyor. Niye? İşte CHP’nin temel sorunu bu. Kamuoyundaki kafa karışıklığının sebebi, CHP'nin 9 Mayıs 1935’teki kongre kararlarında gizli...
Önce bir tespit yapmalıyım:
CHP…
Cephede savaşmış bir partidir.
Kurtuluşu gerçekleştirmiş bir partidir.
Kurucu bir partidir.
Büyük dönüşümü sağlamış bir partidir.
Bu nitelikleriyle bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerin erozyona uğramaması için mücadele veren bir partidir.
Ancak bu ilkeli duruşa rağmen, on yıllardır siyasi, ekonomik, kültürel erozyonun önüne geçememiştir. Aksine bu süreçte Kemalist Devrim sürekli kan kaybetmiştir.
O halde…
Bu siyasal duruşunu ele alması, masaya yatırması elzemdir.
Çünkü bir türlü iktidar olunamamanın sebebini bulmak, tartışmak zorundadır.
Bakınız…
Meseleyi CHP’ye oy verip vermeme olarak görmüyorum.
CHP’yi önemsiyorum; Türkiye’nin bu partiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun çok nedeni var. Demokrasi kültürünün kökleşmesi için CHP’ye büyük görev düştüğünü bugün daha iyi anlıyorum.
Siyasi terbiyenin yerleşmesi için bu partiye mecbur olduğumuzu görüyorum.
Şimdi gelelim ana konumuza…
Düzenin bekçisi
Tarih: 9 Mayıs 1935.
Yer: Ankara
CHP 4’üncü büyük kurultayını yapıyor.
Bu kurultaya bugünden bakınca aslında bir sorunun da yanıtını buluyorsunuz:
Kemalist Devrim niye yarım kaldı?
Büyük devrimci Atatürk, üst yapı (örneğin harf gibi) devrimleri yaptıktan sonra, alt yapı devrimlerini (örneğin toprak reformunu) gerçekleştireceği sırada, 1929 dünya ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldı.
1929 krizi, yeniden yapılanan Türkiye’ye “nasıl kalkınacağı” konusunda kafa karışıklığı yaşattı. Aklı Sovyetler Birliği’nin devletçiliğinden, gönlü ise Batı’nın serbest pazarından yana oldu.
1930’lar, CHP içindeki bu iki görüşün birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesiyle geçti. Bunun somut örneği 4’üncü kurultayda yaşandı.
(Bu kongrede “kadınların kıyafetlerine karışmayınız; kadınlar istediği takdirde Halkevleri onlara bedava manto-eşarp verebilir” kararının çıktığını bu sayfada daha önce yazmıştım. (30 Kasım 2008, Hürriyet) CHP’nin kılık kıyafetle hiç sorunu olmadı. 12 Eylül darbecilerinin meselesiydi bu. Neyse…)
Atatürk’ün katıldığı bu son kongrede CHP’de iki grup mücadele etti:
Aferistler/liberaller ve devletçiler.
Devletçilerin başında Başbakan İsmet İnönü; liberallerin başında ise Maliye Bakanı Celal Bayar vardı.
Kürsü tartışmalarında birini eski asker Recep Peker diğerini toprak ağası Emin Sazak temsil etti. Karşıtlık teoriden değil pratik uygulamalardan kaynaklanıyordu. Örneğin kağıt sanayini kim kuracaktı? Ya da ithalata sınırlamalar getirilecek miydi? Toprak reformu yapılacak mıydı? Vs.
Başbakan İnönü, ziyaret ettiği Sovyetler Birliği’nin plan anlayışına hayrandı. Devletçilikten yanaydı; toprak reformunu isteyenlerin başında geliyordu. Öyle ki, 1970’lerde Bülent Ecevit’in söylediği “toprak işleyenin su kullananın” sloganını ilk kullanan İnönü’ydü. “Toprak ürününü ancak bir durumda verir; bu durum da o toprağı işleyenin malı olmasıdır.”
Parti içindeki hizipleşmede Atatürk hangi taraftaydı?
Her iki kesime de aynı mesafedeydi. İnönü’nün katı devletçiliğinden biraz rahatsızdı. Bu nedenle Celal Bayar’ı önce Maliye Bakanı sonra da Başbakan yaptı.
Evet bugünden bakınca 1935 kongresinin CHP’nin kafa karışıklığının miladı olarak görebiliriz.
Aferistler/liberaller yollarını çizip yürüdüler; partiler kurdular; iktidar oldular.
Devletçilerin ise kafası hâlâ karışık!
Gelelim CHP’nin üzerine yapışıp kalmış kurultaydaki ikinci önemli olaya…
Devlet Partisi
CHP’nin 4’üncü kurultayında parti tüzüğüne bir madde eklendi: (Madde 95)
“Parti, kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü birbirini tamamlayan bir birlik tanır.”
Yani başta valiler olmak üzere her bürokrat partili sayılır! Bu kararla ülkedeki tek parti egemenliği doruğa ulaştı.
İşte bu tüzük maddesi yıllardır CHP’nin boynunda bir urgan gibi dolaşmasına neden oldu/oluyor.
Yıllar geçmiştir ama zaman algıyı yok edememiştir. Algıyı yok edecek politikalar üretilememiştir çünkü.
Bu nedenle CHP ne zaman mevcut durumu savunsa bellekler harekete geçirilmektedir. Ve CHP’nin “düzeni savunan-koruyan siyasal duruşu” kamuoyunda yıllardır iktidardaymış gibi algılanmasına neden olmaktadır.
Cumhuriyet’in kazanımlarını sürekli korumada olan CHP’nin bu “süreklilik hali” kamuoyunda partiyi, kötü yanlarıyla da düzenin koruyucu hüviyetine sokmaktadır.
İşte işin bam teli burası.
Çünkü…
Siyasal tarih göstermiştir ki “düzenin bekçisi” imajıyla iktidar olunamıyor.
Seçmen, koruyanı değil; değiştirmek-dönüştürmek-yapmak isteyeni iktidara getiriyor.
Bu nedenle mevcut iktidarın yıpranmasına rağmen, CHP’nin oylarında büyük bir artış olmamasının sebebi bu.
Ne yazık ki kamuoyundaki “mevcut düzeni koruyup kollayan parti” algısı yıkılmadığı sürece, CHP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması zor.
Ayrıca CHP’nin kendini kandırmadan şu sorunun yanıtını da bulması gerekiyor:
Halktaki bir algı yanılması mı? Yoksa gerçeğin ta kendisi mi?
Yeni kurultaya hazırlanan CHP’nin, aşması gereken asıl sorunu bu.
Peki ne yapılmalıdır?
Devrimci parti
Sonda söyleyeceğimi hemen yazayım:
CHP genlerindeki devrimci özüne/kimliğine dönmelidir.
Yarım bırakılmış, dondurulmuş Kemalist Devrimi tamamlama kararlılığında olmalıdır.
Bu şişmiş, hantallaşmış düzeni değiştirme heyecanını, arzusunu taşımalıdır.
CHP’yi sinikleştiren “bekle- gör politikaları” terk edilmeli; “öncü parti” kimliğine bürünmelidir.
Evet…
CHP, Türkiye’nin ikinci büyük değişiminin öncüsü olmalıdır. Radikalleşmelidir. Kemalist Devrim bayrağını, bırakıldığı 1930’lardan alıp yürüyüşe devam etmelidir. Yeteri kadar yerinde saymıştır. Hedef ileri gitmektir.
Ne yapacağı bellidir…
Bu uzun yürüyüşüne özeleştiri yaparak devam etmelidir.
Tarihiyle yüzleşmelidir. Hatalarından ders çıkarmalıdır.
Sürekli geçmiş övgüsüyle bir yere varılamayacağını artık anlamalıdır.
Siyasal inancını sözle değil eylemle göstermelidir.
Bu nedenle…
Yıllar içinde partiye sinsice girip, partinin dinamizmini öldüren “muhafazakarlık virüsünü” ve “liberal-yeni sağ” etkileri bünyesinden koparıp atmalıdır.
Popülizme teslim olup vitrinine yeni yüzler değil, yeni düşünceler koymalıdır.
Siyasal inancından şüphe etmemelidir. Düzen değişikliğinden yana olduğunu bağırmalıdır.
CHP önümüzdeki günlerde yapacağı büyük kongresinde şunu bilmelidir:
İktidarın yolu kafa karışıklığına son vermekten; içindeki safraları atarak, safını netleştirmekten geçiyor.
İktidarın yolu, kurtuluş savaşıyla birlikte yola çıktığı halkıyla tekrar kucaklaşmasını sağlayacak, yeni politikalar üretmesinden geçiyor.
İktidarın yolu CHP’yi umudun partisi yapmaktan geçiyor.
İktidarın yolu en az namussuzlar kadar cesur olmaktan geçiyor.
İNÖNÜ SERTLİK YANLISI MIYDI
Başbakan Erdoğan’ın Hitler benzetmesini ele alacak değilim. Başbakan adına talihsiz bir konuşmaydı.
Benim üzerinde duracağım konu başka.
Birileri tv ekranlarında İnönü’nün ne kadar sertlik yanlısı olduğu söylemeye başladı. Bunu dayandırdıkları olay ise Şeyh Said isyanıydı!
Olayların büyümesinin sebebi ılımlı, uzlaşmacı Ali Fethi Okyar’ın Başbakanlıktan alınıp, sertlik yanlısı İnönü’nün Başbakanlığa getirilmesiymiş!
Peki öyle mi?
Şeyh Said isyanı bastırıldıktan sonra, bakın İnönü, “Hatıralar”ına ne yazmış:
“(Şeyh Said’e yönelik) seferberlik bittikten sonra, seferber olarak gelmiş olan kıtaatın yerlerine iadesi icap ediyordu. Bunları geri gönderme kararına vardık. Ordu kumandanı bulunan rahmetli Kazım İnanç Paşa askeri tedbirlerin kaldırılmasında ve kıtaatın yerlerine gönderilmesinde mahzurlar olduğunu ciddi olarak ileri sürdü. ‘Askeri tedbirlerin kalkması zamanı değildir, vaziyeti yakından görüyorum, mesele bitmemiştir, uğraşılacak henüz çok şey vardır, bu mesuliyeti üzerime alamam’ dedi. Bu sebepten aramızda bir ihtilaf oldu.
Halbuki biz bundan sonra asayiş tedbirleriyle işlerin yürütülmesinin kabil olacağına inanıyorduk. Muharebeden çıkalı daha 2 sene olmuştu. Vatandaşları seferber hayatta tutmak son derece ağır bir yüktü. Ayrıca, vatanda huzur meselesinin büyük askeri tedbirlere ihtiyaç göstermekte devam ettiği kanaatini yaratmamak lazımdı.
Askeri tedbirleri vaktinde alıp vaktinde kaldırmak hükümet için esaslı bir karar konusudur.
Kazım İnanç Paşa’yı vazifeden ayırmaya mecbur olduk.” (s 466, Bilgi Y)
Fazla söze gerek var mı?..
HİTLER’E KAHKAHALARLA GÜLDÜ
Tarih, 1941 yazının başıdır.
Naziler Balkanlara sarkmışlar, bizim Bulgar hududumuzda mola vermişlerdir.
Türkiye’de bir adam geç saatlere kadar gözünü kırpmamaktadır.
Bu, İsmet İnönü’dür.
Ankara’da, Çankaya’da ve İstanbul’da Dolmabahçe veya Yalova’da olayları hem büyük dikkatle, hem de geniş endişeyle izlemektedir.
Hele haziran ayında tansiyon tamamıyla gerilmiştir. İnönü, Alman ordularının mutlaka harekete geçeceklerini bilmektedir.
Ama, hangi yöne?
Almanlar için iki muhtemel karar vardır: Ya Türkiye üzerinden güneye inmek; ya da Sovyetler Birliği’ne karşı taarruza geçmek.
Bilhassa Bulgaristan’daki ajanlarımız oradaki Alman birliklerinin hareketlerinden manalar çıkarıp bu bilgileri günü gününe Türkiye’ye göndermektedirler. Bunlar da değerlendirilerek derhal Cumhurbaşkanına ulaştırılmaktadır. Ama haziranın üçüncü haftasına girilirken henüz hiçbir şey kesinlikle belli değildir.
Hitler yüzünü güneye mi dönecektir, yoksa kuzeye mi çevirecektir?
İsmet İnönü Yalova’dadır ve müthiş bir sinir gerginliği kendisine hakimdir.
Cumhurbaşkanın Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman gece gündüz radyoları dinlemekte bir haber kapmaya çalışmaktadır. Gerçi siyasi sahada ateşin bize sıçramaması için yapılabilecek olan yapılmıştır. Fakat nihayet karar Hitler’in kafası içindedir.
Ve bir sabah, pek erken saatte beklenen haberi Anderiman radyosundan alır. Alman orduları harekete geçmiştir. Kuzeyde Sovyetler Birliği’ne karşı…
Ankara’daki Anderiman derhal telefonla Yalova’yı arar. Haberin İsmet İnönü’ye ulaştırılmasını istemektedir. Fakat Cumhurbaşkanı uyumaktadır. Odasına kim girecek, onu durumdan haberdar edecektir.
Nöbetçi yaverin aklına, o sırada Yalova’da bulunan Ömer İnönü gelir.
Babasını Ömer uyandırır:
“Almanlar Rusya’ya karşı taaruza geçmişler…”
İsmet İnönü bir an oğlunun yüzünü seyreder. Sonra yatağının üzerine bağdaş kurar ve başlar kahkahalarla gülmeye. Bir dakika, iki dakika, üç dakika…
Babasını hiç böyle görmemiş olan Ömer şaşkınlıkla bakar. İsmet İnönü kahkahalarına devam etmektedir.
Bu üzerinden bir kabus kalkmış olan adamın boşanmasıdır…
(M. Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Bilgi Y)
Atatürk, İsmet Paşa’nın savaş anlayışı/askerliği için “dahidir” der.
Bu konuda da Hitler’e benzemez yani…
Soner Yalçın

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Behzat GÖRGÜLÜ
03-04-2010

Olof PALME
Bundan tam 22 yıl önceydi; sinema çıkışında, eşiyle beraber yürüyerek eve dönerken, arkasından gelen saldırganın silahından çıkan iki kurşunla yere yığılmıştı. Şok etkisi yaratan saldırı dünya gündemine bomba gibi düşmüştü. Saldırgan hâlâ bulunamadı. PKK’nın, saldırının arkasındaki güç olduğuna inanılıyor. Davanın zamanaşımına uğramasına sadece beş yıl kaldı. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli politik suikastlarından birinin kurbanını hatırladınız mı?

Tarih: 28 Şubat 1986

Stockholm’un en kalabalık caddelerinden biri. Gün boyu, caddeyi karınca sürüsü gibi dolduran insanların çoğu evlerine çekilmiş. Kilometrelerce uzunluktaki, başkentin bu en bilindik caddesi akşam sessizliğini yaşıyor. 60’lı yaşlarda bir adam ve eşi evlerinden yürüyerek çıkıp, 50 metre ilerdeki metro istasyonuna geliyor. 17 numaralı trene biniyor ve kısa bir yolculuk sonrası Sveavagen’e geliyorlar. 38 numarada bulunan sinema salonunda, her zamanki hareketlilik var. Çift, filmin başlamasına çok kısa bir süre kala içeriye giriyor. Vizyondaki filmlerin tanıtıldığı panonun önünde durup, seyredecekleri filmi seçmeye çalışıyorlar. Adam karısına, oturmasını, kendisinin bilet alıp geleceğini söylüyor. Gişeye doğru ilerliyor, cebinden çıkardığı parayı görevli kıza uzatıyor. Bileti uzatan kız “İyi seyirler efendim!” diyor. Adam bir an duraklayıp “Teşekkür ederim” diye cevap veriyor. Ağzına kadar dolu salonda yerlerini bulmak için görevliden yardım istiyorlar. Çift, rahatsız ettiği seyircilerden özür dileyerek yerlerine oturuyor. Gençlik yıllarında, sıklıkla sinemaya giden çift uzunca bir zamandır unuttukları bu zevki tekrar tatmanın sevinci içerisinde filmi izliyor.

Filmden çıkanlar, ana caddeyi dik kesen dar ve taşlı yollar sokaklarda kayboluyor. Kadın, yol üzerinde bulunan bir mağazanın vitrinine bakmak istediğini söylüyor. Kol kola salondan çıkıyorlar. İki ana bulvarın kesişme noktasında bulunan “Dekorima” adlı mağazanın önüne geldiklerinde, yaylar için kırmızı yandığını görüyorlar.

Kadın vitrine bakmak için hareketlendiğinde iki el silah sesi duyuyor. Döndüğünde, kocasının yerde yattığını, siyah mont giymiş bir adamın, silahı kendisine doğrulttuğunu görüyor. Saldırgan bir el daha ateş edip kaçmaya başlıyor. Kurşun kadının kolunu sıyırıyor. Hemen, yerde yatan kocasının üzerine atlıyor. Sırtına attığı elini geri çektiğinde, kanlar içinde kaldığını görüyor. Yolun diğer tarafında bulunan polis ekibine doğru koşmaya başlıyor. Polisler olağandışı bir durum olduğunu anlayıp arabadan iniyor. Kadın, şuurunu kaybetmiş bir şekilde “Yardım edin! Kocamı vurdular” diyor. Polis, kadını sakinleştirip, kimliğini soruyor. Kadın, çantasından kimliğini çıkartıp polise gösteriyor; Adı: Lisbet, Soyadı: Palme… “Kocam, İsveç Başbakanı Olof Palme silahlı saldırıya uğradı”. Kadının ağzından en son bu sözler çıkıyor. Polisler durumun ciddiyetini anlayıp olay yerine doğru harekete geçiyor. Bu arada, olay sırasında karşı kaldırımdan geçen iki genç kız, yerde yatanın Olof Palme olduğunu görünce, ambulans çağırıyor. Beş dakika içinde olay yerinde gelen sağlık ekipleri, Olof Palme’yi hastaneye yetiştirmek için insanüstü çaba sarf ediyor. İsveç tarihinin en sevilen başbakanı Olof Palme saldırıdan yaklaşık 30 dakika sonra hastaneye getiriliyor. Zaman kaybedilmeden, tıbbi müdahaleye başlanıyor.

Doktorlar Olof Palme’nin, tüm müdahalelere rağmen yaşamını yitirdiğini açıklıyor. Aynı saldırıda yaralanan eşi Lisbet Palme’nin durumunun ise endişe verici olmadığını ekliyorlar.

Suikast haberi, 15 dakika içinde, tüm dünya ajanslarına düşüyor. Sıradan bir vatandaş gibi yaşadığı için halkının adeta taptığı, ezilen üçüncü dünya ülkelerine en fazla desteği veren batılı lider olan Olof Palme’nin öldürülmesi, sadece lideri olduğu sekiz milyonluk ülkeyi değil, tüm dünya insanlığını derinden yaralıyor. Kabine acilen toplanıp, Palme’nin tüm yetkilerinin, yardımcısı Ingvar Carlsson’da toplandığını açıklıyor. İsveç polisi olayın ertesi günü, saldırganın en kısa zamanda yakalanacağına dair söz verip harekete geçiyor. Aradan geçen 20 yılda, birçok şüpheli gözaltına alındı. Birçok siyasi örgüt, saldırıdan sorumlu tutuldu fakat hiçbir sonuç alınamadı. Davanın zamanaşımına uğramasına beş yıl kala, dünya siyasetinin en sevilen liderlerinden biri, Olof Palme’nin hikâyesine bir göz atalım dedik...

Palme, Litvanya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Stockholm’de dünyaya geldi. Yıl 1927’ydi ve dünya, kısa süre içerisinde gelecek olan ekonomik buhranın belirtilerini yaşamaktaydı. İsveç, 1. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını korumuştu. Maddi kayıplara uğramamıştı ama savaşın, üretimi canlandıran etkisinden de faydalanamamanın zorluğunu çekiyordu. Palme, üst sınıf bir ailenin mensubuydu ve eğitimini tamamlamak için Amerika Birleşik Devletleri’nin yolunu tutmuştu. 1947-48 yıllarında, Ohio’da bulunan Kenyon College’de eğitim gördü. Kısa sürede öğrenci birliğinin başkanı oldu. İki yılın sonunda, hukuk eğitimini sürdürmek için Stockholm Üniversitesi’ne, kapitalizmin en katı uygulayıcısı olan Amerika Birleşik Devletleri’nden, sosyal demokrasi ile ilgili ciddi bir merak ve donanım elde ederek dönmüştü. 1951 yılında, Sosyal Demokrat Hareket’in öğrenci birliğine girdi. Bir yıl sonra İsveç Öğrenci Birliği’nin başkanı oldu. Palme’nin sosyal demokrasiye kayışı temelde iki sebebe dayanıyor: Birincisi; 1940’lı yılların Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan derin sınıfsal ve ırksal ayırımlar. İkincisi; 1953 yılında, Asya’ya yaptığı bir gezide, emperyalizmin bütün kötü yönlerine gözleriyle şahit olması. Palme’nin öğrenci birliğindeki etkin tavrı, dönemin başbakanı Tage Erlander’in dikkatini çeker. Palme, Erlander’den danışmanı olarak çalışması için bir davet alır. 1953-59 yılları arasında Sosyal Demokrat Parti’de danışman olarak görev yapar. 1959 yılında da milletvekili seçilerek parlamentoya girer. 1967 yılında Eğitim Bakanlığı görevine getirilen Palme, Erlander’in 1969 yılında istifa etmesiyle başbakanlık görevine getirilir. Erlander 1946-69 yılları arasında 23 yıl başbakanlık yapmıştır ve İsveç politikası onun yönetiminde en sorunsuz dönemlerini yaşamıştır. Bu koltuğa, ateşli öğrenci liderliğinden gelen Palme’nin oturması, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, emperyalist batı devletlerini rahatsız etmeye yetmişti. Palme’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ayrımcı ve emperyalist politikalarına karşı olduğu zaten biliniyordu. Merak edilen şey; yüzyıllardır tarafsız politikası ile tanınan İsveç’in, dünya siyasetinde özellikle batı karşıtı bir pozisyon alıp almayacağıydı.

Palme, göreve gelir gelmez, alışılmış İsveç tarafsızlığının dışında politikalar izlemeye başladı. Batı politik süreci, kendi medeniyetlerinin diğer milletlere yaşattığı olumsuzlukları tartışmaya açan bir yapıya sahip değildi. Palme, dünyanın daha yaşanabilir bir yer haline gelebilmesi için öncelikle üç sorunun çözülmesi gerektiğini savunuyordu; ABD’nin yayılmacı politikası, Üçüncü Dünya Ülkelerinin ekonomik durumları ve ırksal farklılıklar sorunu. Bu üç sorunun çözümüne ilişkin atılacak her adım, emperyalist düzeni temelinden sarsacak hasarlar yaratabilirdi. Palme, kısa sürede özellikle Afrika ve Doğu halklarının idolü haline geldi. Ezilmişler onu seviyordu ama tekerine çomak sokulan büyük devletler, Palme’nin varlığından rahatsızlık duymaya başlamıştı. İşte tam bu yüzdendir ki, suikastın ardındaki güçler yıllar boyunca bulunamamıştır. Palme’nin varlığından rahatsız olan o kadar güç vardır ki…

ABD yaklaşık beş yıldır Vietnam’daki savaşı sürdürmektedir. Palme, dünya kamuoyunun dikkatini Vietnam’a çekmek için elinden geleni yapar. Birleşmiş Milletler toplantısındaki gündem dışı konuşmasının büyük bir bölümünü Vietnam topraklarında yaşanan insan hakları ihlallerine ayırır. Batı medeniyetinin herhangi bir temsilcisinden, ilk defa bu kadar ciddi bir eleştiri gelmektedir. Palme, daha öğrenci birliği görevlisiyken Uzakdoğu’ya üç aylık bir gezi yapmış, emperyalizmin bu topraklardan götürdüklerini kendi gözleriyle görmüştü. ABD, Avrupa topraklarında yükselen sosyal demokrat akımdan zaten şikâyetçiydi. ABD istihbaratı, sosyal demokrat iktidarların, kendi ülkeleri içindeki emperyalizm karşıtı görüşleri güçlendireceğinden korkuyordu. Bu seferki tehlike daha büyüktü çünkü Palme, sosyal demokrasinin ulusal boyutuyla değil, evrensel boyutuyla da ilgilenmeye başlamıştı. Onun için Vietnam’ın, Filistin’in veya Güney Afrika’nın İsveç’ten herhangi bir farkı yoktu. Palme, ikinci büyük tepkisini Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ı İsveç’e davet ederek koydu. Arafat’ın bir devlet başkanı gibi davet alması, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin tepkisini çekti. Çok kısa bir süre sonra, Devlet Başkanı Fidel Castro’nun davetlisi olarak Küba’ya gitti. İkili temaslar sırasında, nükleer silahların üretiminin yasaklanması çağrısı yaptı. ABD merkezli Palme karşıtlığı, İsveç’te de taraftar toplamaya başladı. Sağ partiler, İsveç politikasının git gide Sovyetler Birliği etkisine girdiğini iddia etmeye başladı. Palme, 90’lı yılların başında bağımsızlığını ilan edecek olan Baltık ülkelerine sempati duyan bir politika izliyordu. Palme Güney Afika’da, beyaz ırkın mutlak hâkimiyetini öngören “Apartheid” politikasına da ciddi eleştiriler yöneltmişti. Bu politikaya göre ülke, ırk temelinde sosyal sınıflara ayrılıyor, her sosyal sınıfın hakları da katı şekilde düzenleniyordu. Bu düzenlemenin en tepesinde de “beyaz ırk” yer alıyordu. Palme, dönem dönem Güney Afrika’da mücadele veren zenci çoğunluğun liderlerini İsveç’e davet ediyordu. Palme, 1976 yılına kadar başbakan olarak görev yaptı. Altı yıllık bir aradan sonra, 1982 yılında tekrar başbakan oldu. Sert politikasına kaldığı yerden devam etti. Ajandasının en üst sıralarında, Güney Afrika’da yaşanan ayrımcılık ve İsrail’in Filistin topraklarında uyguladığı şiddet politikası vardı. İsveç, ekonomik olarak da en rahat dönemlerinden birini yaşamaya başlamıştı. Sınırlarını, yaşadıkları topraklardan göç eden mültecilere açma kararı aldılar. Özellikle 80’li yılların başında, dünyanın birçok bölgesinden mülteci, İsveç topraklarına yerleşmeye başladı. Bu mültecilerin arasında Türkiye’den göçen PKK yandaşları da vardı. PKK, İsveç’in bu himayeci politikasından çok iyi yararlandı. Kendilerine tanınan hakları, örgütlenme ve Avrupa merkezli eylemleri yönetmek için kullandılar. PKK’nın terör eylemleri Palme’yi zor durumda bırakmaya başlamıştı. İnsanı sebeplerle kabul edilen mülteciler, başka topraklarda, başka insanların canını yakacak eylemleri planlıyordu. Palme’nin, PKK’yı “terör örgütü” olarak nitelemekten başka çaresi kalmamıştı. Nitekim öyle de yaptı. Örgütün ileri gelenlerinin, İsveç’te bulunmasını engelleyecek düzenlemeler üzerinde çalışmaya başlamıştı. 1986 yılıydı ve bu çalışmalardan arttırdığı bir akşamüstünde, eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışı, arkasından iki el ateş eden saldırgan, modern tarihin en “insancıl” politikacılarından birinin hayatına son noktayı koymuştu.
Palme, halklar tarafından sevilen, yönetimler tarafından nefret edilen bir politikacıydı. Halkının arasında korumasız geziyor, günlük yaşamında toplu taşıma araçlarını kullanıyordu. Suikast sonrası şüpheler birçok kişi ve örgüt üzerine yoğunlaştı. O kadar karışık bir politik yaşamı vardı ki, kimin tarafından öldürülmüş olabileceği hâlâ çözülemedi. Dava kesin olarak çözülememişti ama şüphelerin yoğunlaştığı belli yerler vardı:

Palme suikastının ardında ise Apo'ya İsveç'e giriş izni verilmemesi yatıyordu. PKK'nın İsveç tarafından resmen terör örgütü ilan edilmesi ve 18 PKK'lı hakkında sınırdışı etme kararı alınması da suikast fikrini güçlendirmişti. Sosyalist Enternasyonal içinde önemli bir yeri olan Palme'nin, uluslararası platformda PKK'yı zor duruma düşürdüğü için ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Sakık’ın ifadesi : Örgütten kopan üst düzey kadrolarını (Kesire Öcalan, Süleyman Karaer, Semir kod adlı militan gibi) barındıran İsveç, bunun yanında PKK'yı da terör örgütü olarak görüyordu. İsveç'e sığınan Semir kod adlı militanı öldüren PKK militanının İsveç polisi tarafından yakalanıp, cezaevine konması ve ceza verilmesi, bu olayın da Avrupa'da ilk olmasından dolayı bu ülkeye ve bunu düşünenlere gözdağı vermek için İsveç Başbakanı Olof Palme hedef olarak seçilmişti. Bu eylem için Öcalan o zaman Avrapa'da siyasi sorumlu konumunda bulunan Harun'a (kod adı, Bingöl ili Merkez Köyü'nden) bu eylem için emir veriyor.

Bugünlerde onun ismi Konya'nın Kulu ilçesinde bir parka verilmiştir.

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Behzat GÖRGÜLÜ
02-03-2010

Soner YALÇIN'ın Araştırma Yazısı..
Kalem’ ile ‘Silgi’ çatışmasıdır bu


Bazı çevreler bugünlerde yaşadığımız sorunların Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisinden kaynaklandığını yazıyor, söylüyor! Bunu yaparken tarihi eğip büküyor; yarım yamalak bilgileriyle büyük sonuçlara varıyor. Yapmak istedikleri mevcut iktidarın “resmi tarihini” oluşturmak. Peki, Cumhuriyet tarihinde kimlerin üreten “Kalem”; kimlerin sürekli satıp savan ve mülk kalmayınca umudunu dışa bağlayan “Silgi” olduğunu öğrenmek ister misiniz?

TARİH 16 Ağustos 1838.
Sadrazam Reşid Paşa, İngiliz elçisi Lord Stratford Canning ile Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını imzaladı. Antlaşmayla Osmanlı, iç pazarını tümüyle yabancılara açtı. “Devletçi ekonomiyi” rafa kaldırdı; gümrük vergilerini düşürdü; Osmanlı’yı ucuz ithal mallar cenneti yaptı. On binlerce küçük esnaf iflas etti.
Bir yıl sonra; açık pazar haline getirilen ekonomik düzenin gerekli kıldığı mali, idari reformları Tanzimat Fermanı’yla gerçekleştirdi.
Sonuç: 1814’te bir İngiliz Sterlini 23 Osmanlı Kuruşu’ydu; 1839’da bir İngiliz Sterlini 104 Osmanlı Kuruşu oldu!
Osmanlı nüfusu giderek yoksullaşırken, küçük bir azınlık alafranga yaşamın getirdiği tüketime yöneldi. “Araba Sevdası” başladı.
O sırada Avrupa sermayesinde de yapısal dönüşüm yaşandı. Mali sermaye büyük güç haline geldi. Bu durum Osmanlı gibi ülkelere sermaye akımını hızlandırdı.
Osmanlı da gerek savaş, gerek tüketime yönelik yeni yaşam tarzı nedenleriyle hep borçlandı. İhtiyacı olan parayı Avrupa para piyasalarından buldu.
Avrupalı kendi ülkesindeki yüzde 34 gibi düşük faiz gelirleri yerine, yüzde 1112 gibi yüksek faiz veren İstanbul borsasına yöneldi. (Bugüne ne kadar benziyor!)
Sonucu tahmin etmişsinizdir; Osmanlı 1875’te faiz borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Avrupa ayağa kalktı. (Bu borcu kimin ödediğini biraz sonra okuyacaksınız!)
Osmanlı’nın iflasından iki ay sonra, önce Bulgarlar sonra Sırplar ayaklandı.
İngilizler, Sadrazam Nedim Paşa aracılığıyla Rusya’ya yakınlaşan Sultan Abdulaziz’i Harp Okulu öğrencilerinin de katıldığı askeri darbeyle tahttan indirdi.
Darbeler, iktidar değişiklikleri, reformlar Osmanlı’ya “ilaç” olmadı. Süreç I. Dünya Savaşı sonuna kadar uzadı. Çünkü emperyal güçler Osmanlı’yı nasıl paylaşacaklarına karar verememişti. Sonra ne olduğunu biliyorsunuz...
Cumhuriyet kalıplaşmış övgülerle kurulmadı
 Savaş sonucunda, Osmanlı’nın ordusu dağıtılmıştı; ne kara ordusu kalmıştı ne hava ne de deniz gücü. 325 bin şehit, 400 bin yaralı, 250 bin esir ve kayıp vardı.
Ankara’da ise...
Silah yoktu. Para yoktu. Döviz yoktu. Hisse senedi-tahvil yoktu. Borç alacak kimse de yoktu.
Bu nedenledir ki...
Apoletleri sökülmüş, maaşına el konulmuş Mustafa Kemal, kongre için Anadolu’nun tozlu yollarına düştüğünde, erzakında 20 yumurta, 1 okka peynir ve sadece 20 ekmeği vardı.
Karşısında sadece yedi düvel yoktu. Hani diyorlar ya, “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya para verip gönderen Sultan Vahdettin’dir!”
Peki Saray, Düyun-u Umumiye’den 900 bin lira ve Osmanlı Bankası’ndan 1.340 bin lira borç alıp kurduğu Kuvay-i İnzibatiye’yi niye ulusalcıların üzerine sürdü? Neyse, böylesi saçmalıklara inanan var mı?
Mustafa Kemal tarihin yönünü bu şartlarda değiştirdi.
Fakat savaştan yeni çıkmış, hiçbir altyapısı olmayan yeni ülke ekonomisi nasıl inşa edilecekti?
Geliniz son yıllarda hep gözden kaçırılan bir ekonomik gerçeğin peşine düşelim...

BAĞIMSIZLIK=DENK BÜTÇE

FALİH Rıfkı Atay diyor ki: “Bilmiyorduk; bir bilen ve öğreten de yoktu. Herkes şaşırtıcı ve umut kırıcıydı. Nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeliydik. Aldanmak, avlanmak, yaptığımızı bozmak veya kullanmamak hepsi hesaptaydı. Her şey yapılmalı ve yapılanların sahibi bu millet olmalıydı.”
Sadece Batı dayatması programları reddetmediler; onlara göre denk bütçe bağımsızlık demekti.
Yıl: 1923
- Kapitülasyonlar kaldırıldı.
- Osmanlı’nın borçları (1854 itibariyle) kabul edilip yıllar içinde ödenmesine karar verildi. Osmanlı dönemi iç borçlar ve Kurtuluş Savaşı’nda yapılan “Tekalifi Milliye” denilen borçlar da ödenecekti.
- Ergani Bakır Madeni’nin devlet tarafından işletilmesine karar verildi.
- Atatürk, Hindistan’dan kendi şahsına gönderilen paralarla İş Bankası’nı kurdurdu.
- Savaş yorgunu köylüye 8 milyon lira kredi dağıtıldı.
Yıl: 1924
- Bütçenin önemli gelirlerinden olan ancak köylüyü ezen, geleneksel Osmanlı Aşar Vergisi kaldırıldı.
- 1937 yılına kadar aralıklarla sürecek Kürt isyanları, Şeyh Said ayaklanmasıyla başladı.
- İstanbul’dan kalkan deneme uçağı 3 saat sonra Ankara’ya indi.
- Üstünde Türkiye Cumhuriyeti yazan madeni 10 kuruşluk paralar tedavüle çıktı.
- Samsun-Çarşamba demiryolunun temeli atıldı.
Yıl: 1925
- Son 30 yılda kaçakçı-kolcu çatışmalarında 400 bin kişinin öldüğü Tütün Rejisi Fransızlardan alınarak lağvedildi.
- Ankara-Yahşiyan; Kütahya-Tavşanlı demiryolu açıldı.
- Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu.
-Atatürk -köylülere örnek olması için- kendi parasıyla Atatürk Orman Çiftliği yapılmasını sağladı.
- İzmir Liman ve Körfez İşleri İnhisarı T.A.Ş. kuruldu.
- Menderes köprüsü üzerine ilk betonarme köprü yapıldı.
Yıl: 1926
- Emlak ve Eytam Bankası kuruldu.
- Kayseri’de uçak fabrikası açıldı.
- Alpullu şeker fabrikası açıldı.
- Uşak şeker fabrikası açıldı.
- Samsun limanının inşaatına başlandı.
- Samsun-Kavak demiryolu açıldı.
- Serbest bölge kurma girişimlerine başlandı.
Yıl: 1927
Sayım yapıldı. Nüfus 13.5 milyon. Bunun yüzde 83.7’si köyde yaşıyor. Okuryazar oranı yüzde 11 idi.
- Bursa dokumacılık fabrikası açıldı.
- Yerköy-Kayseri; Ankara-Kayseri; Samsun-Amasya; Samsun-Havza demiryolu açıldı.
- Devlet demiryolları ve limanları idaresi kuruldu.
- Bünyan dokuma fabrikası açıldı.
- Cumhuriyet’in ilk kâğıt paraları tedavüle çıktı.
- Ankara Radyosu yayına başladı.
Yıl: 1928
- Ankara çimento fabrikası açıldı.
- Amasya Zile; Kütahya-Tavşanlı demiryolu açıldı.
- Sirkeci-Haydarpaşa arasında feribot seferi başladı.

WALL STREET KRİZİ

TÜRKİYE daha savaş ekonomisinin ağırlığından kurtulamadan, 1929 dünya (Wall Street) büyük ekonomik kriziyle sarsıldı. Krizin etkisine bir örnek vermeliyim: İlkel geleneksel teknikten kurtarılması için makine ithaline büyük kolaylıklar sağlandı. Bunun sonucu 1929’a kadar Türkiye’ye 2.500 traktör girdi. Fakat krizden sonra büyük düşüş yaşandı. Makine ithali 1928’de 2 milyon 298 bin lira iken 1933’te 224 bin liraya kadar düştü!
Yıl: 1929
- İstanbul’da otomobil fabrikası kuruldu.
- Zirai Kredi Kooperatifleri’nin kurulmasına karar verildi.
- Ankara demiryolu hattı ve Haydarpaşa Limanı millileştirildi.
- Doğu Anadolu’da muhtaç çiftçilere arazi tevziine (toprak reformuna) karar verildi.
- Mersin-Adana demiryolu Fransızlardan satın alındı.
- Ankara-İstanbul arasında telefon bağlantısı kuruldu.
Yıl: 1930
- Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu; ilk üyesi Mustafa Kemal oldu.
- Kayseri-Şarkışla; Ankara-Sivas; Emirler-Balıköy; Bolkuş-Filyos; Zile-Kunduz demiryolu açıldı.
- Türk parasını koruma kanunu çıktı.
- Batı’nın “Kuramazsınız” dediği Merkez Bankası kuruldu.
- İstanbul Galata Köprüsü’nden geçiş ücreti alınması kaldırıldı.
- Düyun-u Umumiye binası hükümete teslim edildi.
Yıl: 1931
- Devletçilik ilkesi sadece CHP’nin altı oku olmadı; Anayasa’ya da girdi.
- Ankara’da Ziraat Kongresi toplandı.
- İthalatın sınırlandırılmasına karar verildi.
- Malatya-Doğanşehir; Mudanya-Bursa demiryolu yapıldı.
- Kelkit Irmağı üzerine Akçağıl Köprüsü yapıldı.
Yıl: 1932
- Tütün Kongresi toplandı.
- Kütahya-Balıkesir; Samsun-Sivas; Kunduz-Kalın; Ulukışla-Niğde demiryolu yapıldı.
- Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu.
Yıl: 1933
- Samsun-Çarşamba; Adana-Fevzipaşa tren hattı satın alındı.
- Afyon-Antalya demiryolu yapıldı.
- Mevduat Koruma Kanunu kabul edildi.
- Sümerbank faaliyete geçirildi.
- Tefecilerle mücadele etmek için Halk Bankası kuruldu.
- Denizyolları devletçe işletilmeye başlandı.
- Eskişehir şeker fabrikası açıldı.
- İzmir Rıhtım Şirketi devletçe satın alındı.
- Ankara-İstanbul tarifeli uçak seferi başladı.

DEVLET BABA DÖNEMİ

Cumhurİyet kadrolarının tüm çabalarına rağmen, Osmanlı’dan beri sürüp gelen dışa bağımlılık, ulusal özel sektörün bir türlü geliştirilmemiş olması, sanayinin kurulmasına pek olanak vermedi. Bu da devlet eliyle gerçekleştirildi.
Yıl: 1934
- Sovyetler Birliği ile kredi antlaşması imzalandı
- Ankara, Sivas, Konya, Eskişehir’de buğday siloları inşasına başlandı.
- Kayseri uçak fabrikasında yapılan 6 uçak Ankara’ya uçtu.
- Bursa’da süttozu fabrikası açıldı.
- Bakırköy bez fabrikası açıldı. Konya Ereğli’de bez fabrikasının temeli atıldı.
- İzmit kâğıt fabrikası kuruldu.
- Zonguldak’ta kömür yıkama fabrikası işletmeye açıldı. Antrasit fabrikasının temeli atıldı.
- Keçiborlu kükürt fabrikası işletmeye açıldı.
- Isparta gülyağı fabrikası işletmeye açıldı.
- Kayseri mensucat fabrikası kuruldu.
- Halk için ucuz ve dayanıklı ayakkabı üretmek amacıyla Beykoz fabrikası kuruldu.
- Turhal şeker fabrikası işletmeye açıldı.
- Afyon-Antalya; Diyarbakır-Fevzipaşa; Ortaköy-Bolkuş; Fırat-Yolçatı demiryolu yapıldı.
- Üsküdar-Kadıköy tramvay hattının ilk denemesi yapıldı.
Yıl: 1935
- İstanbul liman şirketi devletçe satın alındı.
- Aydın demiryolu hattı devletçe satın alındı.
- Gediz ve Göksu nehirleri üzerine köprüler inşa edildi.
- Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi kuruldu.
- Etibank kuruldu.
- Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi kuruldu.
- Diyarbakır-Fevzipaşa; Fevzipaşa-Ergani; Ergani-Osmaniye; Çankırı-Atkaracalar; Sivas-Eskiköy demiryolu yapıldı.
- Tarım Satış Kooperatifleri kuruldu.
- Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası işletmeye açıldı.
- Ankara’da fındık kongresi toplandı.
- Nazilli basma fabrikası kuruldu.
- İstanbul telefon şebekesi devlet tarafından satın alındı.
- Ankara-Zonguldak telefon hattı açıldı.
- Ankara’da gaz maskesi fabrikası kuruldu.
Yıl: 1936
- Ankara’da Endüstri Kongresi toplandı.
- Deutsche Bank’ın elindeki Ergani Bakır Madeni İşletmesi satın alındı.
- Ankara Çubuk Barajı’nın yapımına başlandı.
- İzmir havagazı şirketi devletçe satın alındı.
- İzmit’te ikinci kâğıt fabrikasının temeli atıldı.
- Ereğli kömür işletmesi devletçe satın alındı.
- Erzurum-Sivas; Afyon-Karakuyu; Isparta-Bozönü; Eskiköy-Çetinkaya; Yazıhan-Hekimhan demiryolu yapıldı.
- İlk kömür treni Ankara’ya geldi.
- Edirne-Sirkeci demiryolu hattı ve Şark Demiryolları devletçe satın alındı.
- Gaziantep buz fabrikası açıldı.
- Bursa’da Hasanpaşa Köprüsü yapıldı.
- İstanbul Haliç üzerine köprü inşaatı temeli atıldı.
Yıl: 1937
- Ormanlar devletleştirildi.
- Atatürk çiftliklerini devlete bağışladı.
- İlk Türk gemisi Belkıs denize indirildi.
- İlk Türk denizaltısının yapımına başlandı.
- Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temeli atıldı.
- Konya bez fabrikası açıldı.
- Malatya bez fabrikasının temeli atıldı.
- Türkiyle Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunu kabul edildi.
- Hükümetçe satın alınan, Toprakkale-Payas; Islahiye-Meydanıekbaz işletmeye açıldı.
- Denizbank kuruldu.
- Kadıköy su şirketi devletçe satın alındı.
- İstanbul-Edirne karayolu açıldı.
- Burhaniye-Ayvalık yolu; Sakarya Nehri, Fırat Nehri, Kızılırmak Nehri ve Murat Irmağı üzerine köprüler yapıldı.
- Diyarbakır-Cizre; Hekimhan-Çetinkaya; Zonguldak-Çatalağzı demiryolu yapıldı.
- Telsiz kanunu kabul edildi.
- Türk Hava Yolları, İstanbul-Bükreş arasında ilk uçak seferi yapıldı.
Yıl: 1938
- Gemlik suni ipek fabrikası açıldı
- Bursa merinos fabrikası açıldı.
- Divriği demir madenleri işletmesi faaliyete geçti.
- İzmir Telefon Şirketi devletçe satın alındı.
- İstanbul Elektrik Şirketi devletçe satın alındı.
- Sermayesi devlet tarafından verilen KİT’ler kuruldu.
- Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.
- İzmir klor fabrikası kuruldu.
- Ankara-Erzurum tren hattı Erzincan’a ulaştı.
- 1923-38 yılları arasında topraksız köylüye toplam 708 bin hektar toprak dağıtıldı.
- Ve Mustafa Kemal vefat etti.
O bir “Kalem” idi.
Türkiye bugün “kalemler” ile “silgilerin” çatışmasına sahne olmaktadır!

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Behzat GÖRGÜLÜ
15-02-2010

Gündem...

Behzat Görgülü 12 Şubat, 23:55
YILANLARIN ÖCÜ

Emperyalizmin, kuyruğuna takıl.

Ver coşkuyu, dağıt ortalığı, kalplere sinsice gir, temiz kanı kirlet.

Önce alışmanız gerekir.

Görüntüye,

Seslere,

Hareketler e,

Sessizliğe,

Çevrenizde olup bitenlere,

Yavaş, yavaş alıştırılırız.

Alışırız.

Türbana,

Çarşa fa, peçeye,

Taş yapıya,

Oğulların gemilerinin, olmasına,

Çocukların televizyon kurmasına,

Yakınların yolsuzluklarına,

Sevgililere alınan evlere,

Çokeşliliğe,

Erkeklerin, kadınların ayrı, ayrı oturmasına,

Ramazanda öğle yemeği verilmemesine,

Beyaz takkeyle gezenlere,

Hukuk’un katline,
Göstermelik enflasyon rakamlarına,
Bankaların yüksek faizle yaptıkları soygunlara,
Lale devrini aratmayacak,yatırımlara,
Asimetrik saldırılara,
Ucube açılımlara,
Çok çabuk değiştirilen gündeme,
Adaletsizliğe,
Medyanın el değiştirerek yandaşlaşmasına,
PKK terör örgütünün yandaşlarının açıktan densizliklerine,
Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar.
Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.
'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye kuşkulanırsınız.
Sonra da uyuşursunuz.
Yavaş, yavaş uyuşursunuz.
İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.
'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz.
'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz bile kaybolmuştur.
Papanın eteğine sarılan elini öpen malum cemaat liderini bile normal
görmeye başlarsınız.
Oysa;
Yakın tarih acı bir gülümseme ile penceresinden bakar durur.
Hala,din bezirganlarını anlamadınız mı?
Hala, fink atıyorlar mı meydanlarda,
Hala, kalplere kirli kan mı pompalıyorlar.
Emperyalist uşaklarına dindar diye sahip mi çıkıyorsunuz?
Yunan ordusunu hilafetin ordusu diye ilan eden bunlar değil miydi?
Emperyalistlerin öncü birlikleri değil miydi? bunlar.
Her cumhuriyet devriminde kafaları karıştırıp Allah ile aldatıp isyan çıkarttıran bunlar değil miydi?
Kurtuluş savaşında,Allah ile aldatıp,cepheden asker kaçırtan bunlar değil miydi?
Hala anlayamadınız mı? emperyalistleri arkalarına alarak laik Türkiye Cumhuriyetine son verip, diğer İslam ülkeleri gibi, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden Şeri hukukla yönetilen devletin peşinde oldukları
gerçeğini.
Emperyalizm;
Haçlı orduları ile saldırdı tarihin bir kesitinde.
Başa çıkamadılar. Truva atları ile girdiler,
Karanlık cemaat ve tarikat hücrelerinde,
Müslüman’ın temiz yüreğine,fitne fesat yüklediler,
Ve ortalığa salıverdiler.
Şimdi bunlar ortalıkta fink atıyorlar.
Bunların tek amacı M. Kemal Atatürk’ün devrimleri ile ilgili bilgi kirliliği yaparak kafa karışıklığı yapmak.
Kalplerden onun sevgisini alıp kurtuluş savaşının övüncünü almak, karanlık ortaçağ zihniyetini egemen kılarak emperyalizmin isteğini gerçekleştirmek.

Neden mi?
Egemen güçler şunu iyi biliyorlar.
İslam’ın akılcı ve mantığa dayalı tarafını alıp atarsanız, insanları
hurafelere mahkum edip toplumsal tepkiyi yok edersiniz.
Kaderci bir anlayışı toplum içinde egemen kılarsınız,
Her türlü sömürü gerçekleştirilir.Sonuçta hiçbir kimsenin gıkı çıkmaz,
Müslümanlar kendi dertlerine düşerler,
Herkes biri birinin inancını sorgulamaya başlar,
Bir çok insan din alimi olur kendince,
Artık dünyevi işler unutulur,
Din, Allah ile kul arasında olmaktan çıkar, kişisel çıkarlara alet edilir,
Bu pazardan pay almak isteyenlerin sayısı gün geçtikçe artar durur.
Konuşmalarda, tartışmalarda, sohbetlerde, dinle ilgili olmayan yazıtlarda bile Allah’ımızın ve Peygamberimizin ismi dilden düşmez çıkarlara referans edilir.İbadetin gizlisi makbuldür sözü rafa kaldırılır.
……………..
…………….
…………….
Yaşadığı toplumda bir yer edinemeyen, içinde bulunduğu zorlukların nedeni olarak emperyalizm değil de Atatürk Cumhuriyeti olarak gören Atatürk düşününden habersiz, kemikleşmiş ve yazıtlarında, şiirlerinde laik Cumhuriyetimize veryansın eden cemaat ve tarikatlar tarafından afyonlanmış dinbazlar peydahlanmıştır. Bu kişiler her gün “Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda mücadele edenlere” kasıtlı iftiraları ile saldırıyor. Onların inançlarını sorgulama gibi bir densizliğe bile baş vuruyorlar.

Unutulmamalıdır ki ;

Atatürk’ü sevmek ile Atatürk’ün düşüncesini savunmak ve onun düşünlerini toplum içinde egemen kılmak çok farklı olgulardır.
Bugünkü ülkemizin gerçeği 1950 den sonra Atatürkçü düşünceden sapmanın sonuçlarıdır.Zaman içinde karşı devrimler, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından yavaş,yavaş gerçekleştirilmiştir.Bu ucube günlerde bunun sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz.

Emperyalizm ile mücadelenin tek yolu Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur.
Bunun böyle olduğunu görmek için yakın tarihimize bakmanız yeterli.
Sorgulayın onca Kemalist aydın neden emperyalistler tarafından katledildi.
Silivri de yatanlara bir bakın kimler…
…………
Aksine Sonuç;
Emperyalizmin köleliği ve köpekliği,

Yoksulluk,

Yolsuzluk,

Soygun ,

Talan,

Karanlık,

Adaletin ucubeleşmesi,
…………

Ve çökme,

Ve bitme,

Parça, parça olma,

Aynen Osmanlının son zamanlarında olduğu gibi.

Necip Türk Milleti Mustafa Kemal gibi bir yiğidi yine bağrından çıkartabilecek mi?....

Yoksa Emperyalizm Kurtuluş savaşının rövanşını almaya devam mı edecek?Siz karar verin.

Saygılarımla……….Behzat GÖRGÜLÜ

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Huseyni
04-11-2009

Muz Cumhuriyeti

 
Muz Cumhuriyeti
 
Bahtı kara,teni kara insanlar
Tüm cihan da ikinci sınıf yaşarlar
Bir avuç beyaz derili sömürür onları
Açlıktan ölen çocukların yoktur donları...

Güya her kabilenin ayrı bir devleti,
Daima sömürülmek; ortak kaderleri!

Kral olmuşlar,Batı nın himayesinde
Sistemleri cumhuriyet,ne ihtişamlı kelime?
Cumhurunu kendin seçemezsin,gayretler nafile
Eh...bu kadarcık da tezat olsun kutsal demokraside!

Halkın seçmediği adam ülkeyi yönetir,
Ben istedim, bal gibi oldu diye diretir.

En yüksek mevkide durur hem de sorumsuz,
Bu nasıl adil idare? Cevabım; yorumsuz!

Cumhuriyet yetmiyor,biraz da Laiklik var
Sokakları süslüyor rengarenk bayraklar...

Siyahi insanların bahtı da mı siyah olacak?
Muz yenirse bir gün kabuğu mu kalacak?
 
Huseyin Gazi Sener
 

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Mehmet Pastutmaz
29-10-2009

Cumhuriyet
29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN..
BAYRAMLAR AYNI ZAMANDA KENDİMİZİ SORGULADIĞIMIZ GÜNLER OLMALI...
NEREDE HATA YAPTIK DA BUGÜN NEREDEYSE DEVLETİMİZİN ADINDAN BİLE TÜRKLÜK SIFATI SİLİMEK İSTENİYOR?..
İHANETE TAVİZ, KIYAMETE KADAR YAŞAMAK İRADESİNDEKİ BİR DEVLETİN POLİTİKASI OLABİLİR Mİ?..
HALKIMIZ DEVLETİNE SAHİP ÇIKMA NOKTASINDA NİÇİN ATAK DEĞİLDİR?..
SEÇİLENLER DESPOT, SEÇENLER DE KORKAK OLDUKÇA DEMOKRASİDEN HAYIR GELİR Mİ?..
DEMOKRASİ BU DEVLETİN ASLÎ KURUCU UNSURU OLAN TÜRK MİLLETİNE DÜŞMAN ÇEVRELERLE UZLAŞMA REJİMİ OLABİLİR Mİ?..
BENCE 29 EKİMDE BİR AYDIR DEVAM EDEN GEÇİT TÖRENİ HAZIRLIKLARI YERİNE; GENÇLERİMİZE BU SORULARI SORMAYI, TÜRKİYE CUMHURİYETİ`NİN GEÇMİŞİ VE GELECEĞİ ÜZERİNE BİRAZ KAFA YORMAYI ÖĞRETEBİLSEK KEŞKE...

<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
Sonuçlar 1 - 10 Toplam: 104

Powered by Jambook by Olle Johansson from JX Development

Altay Otomotiv

Yazarlarımız

 

Serpil SONUŞEN

 

Yunus KIRATLI

Vefat Haberleri

VEFAAT EDENLER-

* Dinek Mah.den
Sefer Oğlu

Ahmet UGAN

* Yeni Mah.den
Cafer KOÇER Eşi

Güllü KOÇER

* Tavşançalı Kasabası’ndan
İşadamı Mustafa Oğlu

H. Ali AKDEVE

* Kemaliye Mah.den
Hacı Sarı
İbrahim KULBAY Oğlu

Hikmet KULBAY

* Camikebir Mah.den
Ahmet Kızı,
H. Kemal ÜZER Eşi

Satı UZEL

Dinek Mah.den
H. Sadri Er’in Kızı
Şeref MERMER’in Eşi

Döne MERMER

* Kemaliye Mah.den
Rüştü KAYHAN Oğlu

H. Hacı KAYHAN

*Cumhuriyet Mah.den
Hacı KÖYLÜOĞLU Kızı,
Faruk DEMİROK Eşi

Kiraz DEMİROK

* Karşıyaka Mah.den
Osman Gazi YÜCEL Oğlu

Hasan YÜCEL

* Tuzyaka Kasabası’ndan
Hacı BAŞAR Eşi

Nergiz BAŞAR

* Yeni Mah.den
Habip DOĞAN Oğlu

Hüseyin DOĞAN

* Cumhuriyet Mah.den
H. Gazi SAYGIN Annesi
H.Fadime Saygın

* Tuzyaka Kasabasından
Hacı KOÇTAŞ’ın Annesi
Emine KOÇTAŞ

* Yeni Mah.den
Mehmet Hulusi MUTLUOĞLU Eşi

Safiye MUTLUOĞLU

* Kemaliye Mah.den
Şahin Oğlu

Kanber ESEN

* Kemaliye Mah.den
H. Mehmet GÖKER Oğlu

H. İsmail GÖKER

* Karşıyaka Mh.den
Hikmet Baysan Eşi

Reyhan BAYSAN

* Karşıyaka Mh.den
Ali ÖZTÜRK  Kızı

Nursena ÖZTÜRK